|
Partimizin diyalektiği |
||
|
“MİLLİ ” yiz,
|
||
|
“MİLLİ”YİZ; |
||
|
SOSYAL ADALETÇİYİZ “Sosyal” ve “adalet” kavramı ülkemizde ve dünyada tam anlamıyla bilinmeyen veya manası ve ehemmiyeti unutulmuş ve maalesef şu anda halkın yaşamında pratikte olmayan bir kavramdır. İnsanımız ve dünya insanlığı son 150 yıldır özellikle ekonomiye ve kültüre hâkim olan yanlış zihniyetlerin de etkisiyle, bir nevi “makine” olarak kabul edilmiş ve adeta emeğinin dışındaki değerleri yok sayılarak, “insan” olduğu kendisine dahi unutturulmuştur. Son iki yüzyılda dünyada belirgin bir etkinlik sahibi olan çevreler, yanlışa ve kaosa götürmeyi amaçladıkları dünyanın ve insanlığın öncelikle kültürel ve ekonomik altyapısını ve bunlara ilişkin teorilerini geliştirmişler, ortaya çıkarmak istedikleri yeni insan tiplemesinin bu yeni ve uyduruk hali kabullenmesi ihtimaline, ve yine makine, hatta makine kadar dahi önem vermedikleri insanın yeni yapıya karşı muhtemel isyanının sonrasında, bu kendini sınırlayan kalıpları yırtmasıyla, “sömürdükleri emekten ve meta gördükleri insandan” da mahrum kalabilecekleri anlayışıyla, bu muhtemel tehlikeyi bertaraf etmek maksadıyla “lütfen” verdikleri imkânları, “sosyallik” olarak kavramlaştırmışlar ve bu günkü anlaşıldığı şekliyle literatüre sokmuşlardır. Bu manada, yani uygulamada anlaşılan ve sadece lafzı olup ruhu ve varlığı çoğu insanlarca hissedilmeyen “sosyallik”; bazı kendini insanın üstü ve “efendisi” sayanların, sınır tanımaz özgürlüklerinin ve yaşam kalitelerinin arta kalan kadarını kendi dışındaki, aslında “insan gibilere” “lütfen ve merhameten” bahşettikleri hakların tanımıdır. Bizim partimizi ve felsefi çizgisini anlatırken yaptığımız sosyal adalet tanımlamasında ifade ettiğimiz sosyallikle, uygulamada ve literatürde olan sosyallik kavramı ve sosyal adalet çizgisi asla bir değildir. Bizim “sosyallik” anlayışımız; İnsanın “meta” olarak asla algılanmayacağı ve en üstün varlık olarak sahip olduğu değerlerini tüm yönüyle dışa aksettirmesi gerektiği, İnsanın benliğini ve onurunu özgürce ifade edebildiği, gösterebildiği, Kendi dışındaki herkesin, yaşam standardına bakarak “ ha, bu elbette insandır” diyebileceği yaşamsal imkânlara sahip olduğu, Bu imkânları asla kimsenin “lütfen ve merhameten” vermesinin söz konusu olmadığı gibi, insanın bu sahip olduğu varlıklarını ve duygu değerlerini hayata aksettirmesine de kimsenin engelleme yetki ve şansına sahip olamayacağı, Bu hakların doğuştan var olup, ancak içinde yaşadığı ortamın, kültürün yapının, devletin etkisiyle gelişip değişeceği, İşte bu “sosyallik” halinin yani insanın sahip olduğu yaşamsal değerlerin gelişmesindeki ortam ne kadar “adaletli” olursa “sosyallik” halinin o derece doğru bir değişim göstereceği, Ve bu adaletli yapının ortaya çıkardığı ortamın buram buram huzur ve tabiilik kokacağı, İşte bu ortamı sağlamaya bu hedefe doğru yürümeye araç olacak politikaları etkileyen temel felsefenin sosyal adalet felsefesi olduğu, Partimizin “sosyal adaletçi” olmasının oturduğu diyalektiğin bu olduğu açıkça bilinmelidir. Bu arada adalet kavramı da çok önemlidir ve kısaca değinmekte yarar vardır. Değerleri ve mevzuatı gerçekten herkesçe ve her kesimce “hukuk” kabul edileceği muhakkak olan bir temel yaklaşımlarla oluşturulacak olan, Bu temellendirme ile ilmin ve vicdanın mutlak etkisi ve tesiriyle oluşmuş “hukukun uygulanmasından” ortaya çıkan sonuç “adalet” tir. Ve bu “adalet” vicdanların sükûnunu sağlayan tek kavramdır. Böyle bir “üstün hukukun” tecellisi sonucu ortaya çıkan “adalet” kavramının var olduğu, Hiç bir vicdanın “hayır” diye “kanayarak” veya “sızlayarak” haykıramadığı “adalet” anlayışının ve ortamının yönlendirmesiyle oluşan sosyallik, Ve bunu sağlamaya yönelik fikrin adıdır “sosyal adalet”. Velhasıl özetlersek; “Sosyal adaletçilik”, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti sağlamayı amaçlayan ve böylece toplumsal dengeyi sağlayan, toplumun belli bir kesiminin her ne sebeple olursa olsun ezilmesine izin vermeyen, ekonomik ve toplumsal bakımdan zayıf olanları korumayı ve desteklemeyi temel fikir olarak kabul eden bir anlayışın adıdır. Partimiz bu anlayışın sahibidir ve temsilcisidir. Devletimizin, Anayasamızın emredici hükümlerine uygun olarak “sosyal devlet” anlayışıyla yönetildiğini ve bunun herkes tarafından hissedildiğini partimizin iktidarının ilk anlarında herkes görecektir. Bizim Partimizin “sosyal adaletçi” fikirleriyle ülkemizi aydınlık geleceğe taşıdığını ve sonuçta sosyal devleti tam manasıyla tesisi ettiğini, özellikle dört hususta izleyeceğimiz politikalarla göstereceğiz. Bu dört öncelikli tedbirlerimiz ve öncelikli politikamız şunlardır. • Herkese insan haysiyetine yaraşır asgari bir hayat düzeyi sağlamaya yönelik tedbirler ve politikalar • Gelir ve servet eşitsizliklerini azaltmaya yönelik tedbirler ve politikalar • Planlamalar • Sosyal haklar Şimdi de bu maddeler üzerinde kısaca duralım: 1) İnsan haysiyetine yaraşır asgari bir hayat düzeyi sağlamaya yönelik tedbirler ve politikalar: Sosyal devletin temel araçlarından birinin, herkese insan haysiyetine yakışır asgari bir hayat düzeyi sağlamak olduğunda şüphe yoktur. Bunun yolları arasında, herkes için çalışma koşullarının “emeğin korunması” doğrultusunda düzenlenmesi, çalışan herkese insanca yaşayabilmesini mümkün kılacak adaletli bir ücret ödenmesi ve çalışamayacak durumda olanların da çeşitli sosyal güvenlik tedbirleri ile korunması yer almaktadır. Görülüyor ki, herkese asgari bir hayat düzeyi sağlamak için en önde gelen şart her “insanın çalışabilmesidir”. Dolayısıyla çalışma imkânı yaratmak ve istihdamı artırmanın da bu bağlamda partimizin hedefi olduğu muhakkaktır. Buna göre çalışma hakkı, herkesin hakkı ve ödevi olduğuna göre, bu hakkın iki yönlü olduğu söylenebilir. Bunlardan birisi; herkesin çalışmaya hakkı olduğu, çalışmasının yasaklanamayacağıdır. Çalışma hakkının bu yönü, özellikle yaşamını salt emeğinin karşılığı ile sağlayanlar için maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ile yakından bağlantılıdır. Çalışma hakkının öteki boyutu ise, çalışmak isteyen kişilere iş sağlamak yolunda devlete ödevler yükler. Ancak bu, devletin işsiz herkese iş bulmak zorunda olması anlamına gelmez. Ama devlet de kişinin iş bulabilmesini sağlamak amacıyla bazı önlemler alma ve iş olanakları yaratmak için uygun istihdamı artırıcı politikalar izleme ve yatırımlar yapma görevini üstlenir. Bu arada sosyal devlet, çalışan kimselere emeğin korunması hakkında da bir takım kolaylıklar getirmiştir. Emeğin korunmasıyla ilgili olan bu kolaylıklar şöyledir: — İnsanların zorla çalıştırılmaları yasaklanarak, bu konuda bir sınır getirmiştir. — Çalışma şartları kişilerin yaşına, cinsiyetine, gücüne göre düzenlendiği gibi küçükler ve kadınlar ile ruhi ve bedeni yetersizliği olanlar da çalışma şartları bakımından özel olarak korunmuştur. — Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun, adaletli bir ücret elde etmeleri için gerekli tedbirleri almakla görevlidir. Sosyal devlet herkese insan haysiyetine yaraşır, asgari bir hayat düzeyi sağladığına göre yaşlılık, hastalık, sakatlık veya işsizlik gibi nedenlerle çalışamayan, dolayısıyla geliri sürekli veya geçici olarak kesilen kişilerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli destek yine sosyal devlet anlayışını prensip edinmiş bir devlet tarafından sağlanmaktadır. Bugün ülkemizde çeşitli sebeplerle çalışamayan kimseleri korumak amacıyla kurulmuş ancak işlevselliğinde yeterli randıman alınamayan üç temel sosyal güvenlik kuruluşu vardır: Emekli Sandığı devlet memurlarının, Bağ-Kur bağımsız çalışanların, Sosyal Sigortalar Kurumu ise işçilerin sosyal güvenlik kuruluşudur. Bunların yanı sıra, daha çok banka ve sigorta şirketleri bünyesinde kurulmuş olan özel sosyal güvenlik kurumları da vardır. Şüphesiz, insan haysiyetine yakışır asgari bir hayat düzeyinin sağlanması sadece bu tedbirlerle gerçekleşmez. İnsan haysiyetine yaraşır bir hayat, “insan haysiyetine yaraşır bir konutta”, sağlık içinde yaşama ihtiyacının ve asgari kültürel ihtiyaçlarının tatminini de içine alır. Yine sosyal adalet anlayışı çerçevesinde herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek hem devletin hem de vatandaşların görevidir. Devlet herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içerisinde sürdürmesini sağlamak, insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini geliştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal yardım kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla “genel sağlık sigortası” da kurulabilir. Konut hakkı ise, devletin, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirler alarak toplu konut teşebbüslerini desteklemesidir. Kişinin asgari kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasını amaçlayan, eğitim ve öğretim konusunda da bir serbestlik getirilmiştir. Sadece ilköğrenim zorunlu hale getirilerek, bundan başka öğrenim görmek istemeyen zorlanamayacağı gibi, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilere de burs, kredi v.b yardımlarda da bulunur. 2-Gelir ve servet eşitsizliklerini azaltmaya yönelik tedbirler ve politikalar: “Sosyal adaletçiliğin” hâkim olduğu ve “sosyal devletin” var olduğu devlet sisteminde insanlar arasında yalnızca yasa önünde eşitlik değil, aynı zamanda şans ve olanak eşitliğinin de getirilmesiyle, kişinin içinde bulunduğu sosyal-ekonomik ortamın ve kötü şansının etkisinden kurtarılmak istenmektedir. Amaç, insanlar arasında şans ve olanak eşitliğini sağlamak, yasa önünde eşitliği de daha etkili kılmaktır. Bunun için sosyal devlet sisteminde iktidar; güçsüzleri, kötü şanslıları koruyucu tedbirler alarak, sosyal ve ekonomik nedenlerin yarattığı eşitsizlikleri azaltmayı, gelirin daha adil dağılımını yani sosyal adaleti gerçekleştirmeye çalışır. Böylece kişiler arasında sosyal-ekonomik durum ve faaliyetlerden doğan ayrıcalıkların ortadan kaldırılması çabasına girişilir. Sosyal devletin, sosyal adaleti sağlamak bakımından elindeki en önemli araç vergi politikasıdır. Buna göre herkes kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Yüksek gelire sahip olanların yüksek oranda, düşük gelirlilerin ise düşük oranda vergilendirilmeleri veya düşük gelirlilerin vergi dışı bırakılmaları gelir eşitsizliklerinin azaltılmasını amaçlar. Vergi politikasını bu amaçla kullanılması, sosyal adalet ve sosyal devlet ilkelerinin bir gereğidir. Ayrıca bu şekilde toplanan devlet gelirlerinin bir bölümünün daha çok, düşük gelirli kesimin yararlanacağı bazı sosyal nitelikli kamu hizmetlerinde kullanılması da herkese insan haysiyetine yaraşır bir hayat seviyesi sağlanması hedefinin gerçekleştirilmesine de yardım eder. Servet eşitsizliklerini azaltmanın diğer bir yolu da özel mülkiyetin kamu yararı amacıyla sınırlandırılmasıdır. Sosyal devlet özel mülkiyet anlayışına dayanmakla birlikte, mülkiyet hakkının sosyal amaçlarla sınırlandırılmasını da öngörür. Bu sınırlama gelir ve servet eşitsizliklerinin azaltılması amacıyla olduğu gibi devletin diğer sosyal ödevlerinin gerçekleştirilmesi amaçlarına yönelik de olabilir. İşte bu amaçların gerçekleştirilebilmesi için devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan taşınır ve taşınmaz malları kamulaştırmaya yetkilidir. Ayrıca sosyal devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürütmesini sağlayacak tedbirleri almak ödevini de yüklenmiştir. Buna göre sosyal amaçlarla özel teşebbüs özgürlüğüne sınırlar getirilebileceği gibi kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleşebileceklerdir. Gelir ve servet eşitsizliklerini azaltmanın başka bir yolu da, topraksız veya az topraklı çiftçiye ve yine kullanılmayan toprakları bir şekilde koordine ederek, devletçe toprak sağlanması yani günlük dildeki adıyla toprak reformudur. Toprak miktarının artırılması mümkün olmaması bakımından diğer servet çeşitlerinden farklıdır. Toprak dağılımının büyük eşitsizlikler gösterdiği bir toplumda, tarımsal gelirin de eşitsiz bir şekilde dağılması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu bakımdan birçok ülkeler toprak reformu yoluyla bu eşitsizliğin kaynağını ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Böylece devlet, toprak reformunu gerçekleştirmek suretiyle bir kişinin sahip olabileceği toprağın azami genişliğini, “tarımsal üretimdeki faydayı” da göz önüne alarak tespit edebilecektir. Ülkemizdeki toprakların büyük bir bölümü de “fiili sahipsizlik” veya “sahiplerin ihtilafları” sebebiyle milletin ve devletin istifadesinin dışındadır. Bu duruma “kamulaştırma benzeri” bir uygulamayla ve bu toprakları “ekim yapmak” şartıyla “kiralama veya satma” gibi çözümler üzerinde durulmalıdır. Bu Kamulaştırmada diğer bir önemli nokta da topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan köylüye toprak dağıtılması amacıyla yapılacak kamulaştırmaların diğer kamulaştırmadan farklı bir yönteme bağlanmış olmasıdır. Bu tamamıyla özel ve tarımsal üretim politikalarının gerektirdiği anlayışla takip edilecek yöntemle hazırlığı yapılması gerekli bir çalışmaların sonucunda olacaktır. Böyle bir sınırlama eğer sosyal devlet özelliği taşıyan devletin anayasasında açık bir hükme dayandırılıyorsa da, mülkiyet hakkının özüne dokunucu veya toplum düzeninin gereklerine aykırı biçimde sınırlayıcı nitelik taşımaz. 3-Planlamalar: “Sosyal adaletçiliğin” hâkim olduğu ve “sosyal devletin” var olduğu devlet sisteminde, “planlama” kavramı da önem kazanmaktadır. Planlama, toplumun ekonomik kaynaklarının ekonomik kalkınmayı sağlamak amacıyla bilimsel ve akılcı bir biçimde kullanılabilmesini sağlar. Gerçekten, “sosyal adaletçi” anlayışın hâkim olduğu devlet anlayışı, devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesini öngördüğüne göre, bu müdahalenin sistemli, tutarlı, akılcı ve bilimsel bir biçimde yapılması gerekir. Bunu sağlayacak araç ta planlamadır. Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayinin ve tasarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatlanmayı oturtmak devletin görevidir. Planlamada milli tasarrufu ve üretimi artırıcı, fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı yatırım ve istihdamı geliştirici tedbirler öngörülür. Yatırımlarda toplumun yararları ve gerekleri gözetilir; kaynakların verimli şekilde kullanılması hedef alınır. Kalkınma girişimleri genel olarak bu plana göre gerçekleştirilir. Ülkemizde ise planlamayı yapan, ( ancak, nasıl yaptığını hali hazır ülkenin yaşadığı sıkıntılar sebebiyle kimsenin aklının ermediği ) kurum, Devlet Planlama Teşkilatıdır. Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı gerçekleştirmek; bu maksatla, milli tasarrufu artırmak, yatırımları toplumun yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak devletin ödevidir. Ülkemizde ise anayasalar değiştikçe planlamada da değişiklikler olmuş, izlenen yöntemler, politikalar değişmiştir. 1961 Anayasasında planlamanın amaçları arasında “ekonomik kalkınma” hedefi kadar, “sosyal devlet” anlayışının gereği olan sosyal önceliklere de ağırlık verilmiştir. Buna karşılık 82 Anayasasının daha çok “milli tasarrufu ve üretimi artırmak”, “fiyatlarda istikrar” ve “dış ödemelerde denge sağlamak”, “yatırım ve istihdamı geliştirmek” gibi, salt ekonomik nitelikli amaçları vurguladığı görülmektedir. Diğer bir deyişle 82 anayasasının planlama anlayışı, 61 anayasasının planlama anlayışına göre liberal bir ekonomik politika ile daha kolay bağdaşabilecektir. Bugün yapılması gereken derhal ülke genelindeki tüm insan ve doğal kaynakları koordine eden Ülke Kaynaklarını Koordine Merkezinin kurulması veya mevcut kurumun bu fonksiyonu yüklenmesi ile, gerek istihdamın, gerekse yatırımların ve sanayinin bu kurumca yönlendirilmesi gerekmektedir. 4-Sosyal Haklar: “ Sosyal adaletçiliğin ” hâkim olduğu ve “sosyal devletin” var olduğu devlet sisteminde Sosyal haklar, sosyal devletin en önemli unsurlarından birini oluşturur. Sosyal hakları tanımlamak ve onları diğer temel haklardan ayıran kriteri ortaya koymak kolay değildir. Bunun için çeşitli görüşler ortaya konmuştur: Bunlardan bir görüşe göre, Sosyal haklar; devletin olumlu edimlerini gerektiren haklar, başka bir deyişle, devletten isteme ve devletin de ekonomik bir harcamada bulunması gereken haklardır. Ancak, sosyal hakların, sendika kurma, grev ve toplu sözleşme hakları gibi bir bölümü tıpkı klasik haklar gibi gerçekleşmesinde devletin mali kaynakları ile ilgili olmayan haklardır. Bu alanda devletten beklenen yalnızca bu hakların korunması için gerekli önlemleri almaktan ibarettir. Diğer bir görüşe göre, Sosyal haklar; konuları bakımından tanımlanabilir. Bunlar, ekonomik ve sosyal içerikli haklardır. Ancak bu görüşte mülkiyet hakkı, özel teşebbüs ve ticaret hürriyeti gibi toplumun ekonomik bakımdan güçlü olan kesimlerini koruyan haklarla, sosyal adaleti sağlamaya yönelik olan dar anlamda ki sosyal haklar aynı kategoriye sokulmaktadır. Üçüncü bir görüşe göre, Sosyal haklar özellikle korunması gereken sınıf, grup veya kategorilere tanınmış olan ve kollektif nitelik taşıyan haklardır. Ancak, hukuki açıdan bu doğru değildir. Çünkü sendika hakkı toplu sözleşme hakkı, grev hakkı gibi bazı sosyal bazı soysal hakların ancak toplu olarak kullanılabildiği gibi, bu haklar, hukuki açıdan ve özellikle yargısal güvenceleri bakımından aynı zamanda kişisel haklardır. Üstelik klasik haklar arasında, dernek kurma hakkı, siyasal parti kurma hakkı, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma hakkı gibi ancak kolektif şekilde kullanılabilenleri vardır. Sonuç olarak; sosyal hakları ancak “amaçlarına göre” ayırt etmek mümkün görünmektedir. Sosyal haklar, ister devletin ekonomik yardımını gerektirsin, ister toplu ister bireysel olarak kullanılabilsinler, sosyal adaleti sağlamaya, sosyal eşitsizlikleri azaltmaya, toplum içinde ekonomik bakımdan zayıf olan sınıf ve grupları korumaya yönelik haklardır. Buna göre dar anlamdaki sosyal hakların içinde bir bölümü devletin ekonomik harcamana gerek kalmayan, sendika, grev, toplu sözleşme ve ücretli tatil hakları gibi, bir bölümü ise devletin mali yardımına ihtiyaç duyulan eğitim, sağlık, konut ve sosyal güvenlik hakları gibi haklardır. Haklar konusunda diğer önemli bir nokta da tek bir temel hakkın, bazı yönleriyle bir sosyal hak, bazı yönleriyle de bir klasik hak olmasıdır. Görüldüğü gibi sosyal devleti gerçekleştirmeye yönelik alınan tedbirler birbirleriyle o kadar iç içedir ki, ancak hepsi uygulandığında sosyal devlet anlayışı tam benimsenmiş sayılmaktadır. Bu tedbirlerin uygulanması sırasında izlenecek politikalar ve takip edilecek yollar ise her devlette iktidarda bulunan hükümete göre değişiklik göstermektedir. Her hükümet kendi idealleri ve prensipleri doğrultusunda bu tedbirleri uygulamaktadır. Bu nedenle sosyal devletin hangi yöntemlerle ne tür politikalarla daha iyi gerçekleşebileceği konusunda da tartışmalar devam etmektedir. Bugün Türkiye’de de sosyal devlet anlayışı mevcuttur. Hatta T.C.Anayasasının 2. maddesinde bulunan “…demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.”ibaresi de bunu teyit etmektedir. Ancak bu madde ile kastedilen “sosyal devlet” anlayışının gerçekten “Türkiye’de olup olmadığı”, bu anlayışın “uygulanıp-uygulanmadığı” ve bu anlayışın “gereklerine göre hareket edilip edilmediği”, insanı düşündüren bir noktadır. • Çünkü Sosyal devlette sosyal refah vardır. Ama maalesef bu gün insanlarımız işsizlikten, emeğinin hem maddi hem manevi karşılığını görememekten, hayatını devam ettirebilecek bir eve bile sahip olamamaktan, iyi kötü bir ev sahibi olanlar ise elektriğin, suyun, kanalizasyonun, yolun yokluğundan yakınmaktadırlar. Yine; Arkasını devlete dayamak isteyen, ama ondan da tekme yiyen, Devlete hizmet etmek isteyen ancak hizmet sırası bir türlü kendisine gelmeyen, Devlete vergi vermek isteyen, üretim yapmak isteyen ancak bir türlü bürokratik engelleri ve mevzuatı aşamayan ve adeta “aptal” muamelesi gören ve yılgınlık noktasına getirilen, Sokakta aç yatan, Binlerce yaşlı, bakıma, yardıma muhtaç, sakat işsiz… İnsanlar bu “anayasa hükmüne” rağmen ülkemizin acı gerçeğidir. Hâlbuki bugün ülkemizde; Ev’ine, ev katanlar, yalı katanlar, Servetlerine yasal veya değil servet katanlar, “evimi nasıl daha lüks döşeyebilirim” derdinde olanlar, İşçisinin emeğini koruyup gözetmeyenler, İşi ehline değil de tanıdığına, kendi çevresine verenler, Servetini yanlış anlaşışla nakdi para şeklinde saklayıp, istihdama yönelik yatırım yapmayanlar var. Daha nice yanlışlıklar toplumun yaşamında ve fikirlerinde var, Demek ki, devletimizin ve anayasamızın da bir nevi emrini ve milletimizin ihtiyacını ve öngörüsünü yapmak partimizin amacı ve felsefesidir. • Sosyal devlette sosyal adalet vardır. Ama maalesef bugün insanlar, Sadece kâğıt üzerinde, yasalarda kalan ve uygulamaya konulmayan eşitlikten, Güçlülerin güçsüzler üzerindeki ekonomik otoritesinin giderek artmasından, Ve bir de bunun üzerine her geçen gün halka yüklenen he mizanı bozuk haksız vergilerden, Ve halktan alınan bu vergilerle yapılan yolsuzluklardan bunalmıştır. Hâlbuki bugün ülkemizde, Trilyonlarca lira vergi kaçıranlar, Yaptığı yolsuzluklarla ekonomik olarak güçlenen, Ve bu gücünü güçsüzler üzerinde bir ekonomik silah olarak kullanan, Ve böylece güçsüzleri daha çok ezmeye çalışanlar var. Hani nerede sosyal adaleti gerçekleştirecek devlet!... Hani nerede ekonomik, sosyal, kültürel kalkınmayı sağlayacak, kaynaklarını verimli bir şekilde kullanacak, istihdamı sağlayacak, milli tasarruf ve üretimi artıracak devlet!... Demek ki, devletimizin ve anayasamızın da bir nevi emrini ve milletimizin ihtiyacını ve öngörüsünü yapmak partimizin amacı ve felsefesidir. Görüldüğü gibi, Sosyal devlet anlayışını yerleştirebilmek için gerekli tedbirleri alarak bunları uygulamaya geçirmek devletin görevi olduğuna göre, bu uygulamaları benimsemek de toplumun görevidir. Eğer toplum bu uygulamaları kabul etmek istemez ve benimsemez ise devlet ne kadar da uygulamak isterse istesin bütün çabalar boşunadır. İşte günümüz insanlarının bir kısmı yolsuzluk yapmaya, fakirleri, mazlumları ezmeye, işçisinin sırtından geçinmeye o kadar alışmıştır ki sosyal devleti gerçekleştirebilmek için yapılan çabaları sonuçsuz bırakmaktadır. Hele bir de bu yolsuzlukları yapanlar devletin önemli makamlarında bulunan, devleti yöneten kimseler ise, zaten az miktarda olan bu çabayı tamamen ortadan kaldırmaktadır. Ve nihayetinde sosyal devlet anlayışı sadece yasaların maddelerinde, kâğıtların üzerinde kalan bir görüş olmaktan ileri gidememektedir. Ve bunun tabii bir sonucu da zalimler mazlumlar üzerindeki zulümlerini her geçen gün artırmaktadırlar. İşte partimiz kâğıt üstünde olan sosyal devlet anlayışını ülkede hâkim kılacak ve anayasamızın öngördüğü sistemi ülkemizde kuracak sosyal adaletçi bir çizginin sahibi ve temsilcisidir. İşte biz bu partinin mensupları böyle bir sosyal adalet çizgisinin sahibiyiz. • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, artık insan emekten ibaret görülmeyecek ve insanın bütünüyle yaşamsal hakları sağlanacak ve savunulacak, insanlarımızın tüm haklarını ve bu arada emeğinin de hakkını aldığı bir ülke var edilecektir. • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “asgari ücretten”, “sefalet ücreti” anlaşılmayacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “memur” devletin kullandığı “köle” değil, millete hizmet eden “onurlu bir insan” olarak anlaşılacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “polis”, sıkıntılar yumağında sorunların cenderesinde sıkışan “ırgat” değil, artık gözü arkada kalmadan ve milletin tamamının vicdanında vatanının bekçisi olarak hissedilecek, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “hâkim”, adaletin vücuda gelmesinin simgeleştiği “aziz bir şahsiyet” ve adalet kavramı kadar “yüksek bir yaşam standardının sahibi” olacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “doktor” hastasıyla beraber rahatça inleyecek, zira kendini inleten tüm sorunları ortadan kaldırılacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “köylü”, nasırlı elleriyle milleti tekrar ayağa kaldıran “efendi” olarak toplumun vicdanında ve efendiliğiyle münasip imkânların mutlaka ve en kısa zamanda sahibi olacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “işçi”, alın terinin tam karşılığını alacak ve ülkenin kalkınmasındaki etkinliği, performansıyla ve önemiyle, işçi dendiği zaman, “milletin aslanı, milletin kuvveti” anlaşılacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, sendikalar “hak arama örgütü” değil, tüm haklarını almışların, gözü aydınlık olmuşların ve ülkenin aslanı olarak kabul edilenlerin ve herkesin saygı duyduğu gibi gıpta da ettiği kimseler olan tüm çalışanların bir nevi “dostluk cemiyeti ve dayanışma kurumları” olacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “şoförler” bu milletin canını taşırken, “canını yollarda bırakanlar” olarak değil, toplumun en müstesna fertleri olacak ve gezdiği, yük taşıdığı yollarda hayat bulacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “esnaf ve sanayiciler”, ülke kaynak ve imkânların 1/10 undan istifade eden, sadece ellerinde çektikleri çile kalan, çarpıklıkların pençesinden kurtarılacak ve esnaf, sanayici dendiğinde “dert küpü” değil, “zengin ve yüreği engin”ler anlaşılacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hâkim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “siyasetçi”, dendiğinde; - İmkânların 9/10 unu hortumlayan hakiki rantiyeci, - Siyaset sayesinde yemediği yiyen, - Giymediğini giyen. - Binmediğine binen, - Olmayan imkânına, imkân katan, - Sağlayamadığı itibarına itibar sağlayan, - Ulaşamadığı imtiyazlara bu sayede ulaşanlar, - Veya da, toplumu kemiren adeta “kene”, - Veya da milletin ensesinde “boza” pişiren değil, “milletin hizmetkârı” anlaşılacak, • Bu “sosyal adaletçi” çizginin hakim olduğu partimizin idaresindeki Türkiye’de, “Başbakan” dendiğinde, Türkiye’nin “en fakiri ve en az imkan ve imtiyaza sahip olanı”, ve milletin hizmetkarlığını koordine eden “baş müstahdem” kişi anlaşılacak., • Evet, “Türkiye” dendiğinde “huzur, kanat ve zenginlik ülkesi” ve “emniyet ülkesi” ve tüm dünya insanlığının “ah bir gitsek bir görsek” dediği “medeniyet ve mutluluklar” ülkesi anlaşılacak.., • Evet, Bizim soysal adalet anlayışımız budur ve bu saydığımız ve daha sayamadığımız güzelliklere bizi ve ülkemizi götüren anlayıştır. Evet, Bizim partimiz, böyle bir sosyalliği insanımıza sağlayacak, böyle bir adaleti vaat eden ve böyle bir sosyal adaletçi felsefeyi “siyasi çizgi” kabul eden bir partidir. |
||
|
SOSYAL DEMOKRATIZ Sosyal demokrasi, yıllardır “ülkemizin insanı tarafından anlaşılamayan” ve “mevcut siyasi yapıların” ortaya koydukları “çarpık siyasi çizgiler” sebebiyle de milletçe kabul edilmeyen ve bu yüzden de çok zamandır seçmenin ve “milletin iltifatına” da nail olmayan bir anlayıştır. Sosyal demokrasiyi kökünden ve menşeinden alındığı haliyle aynen iktibas yapmak bir tarafa, bu fikir ülkemizin gerçekleri ışığında, Yeniden bizim insanımız için nasıl faydalı bir anlayış olabilir yaklaşımıyla, Bu kavramı yeniden anlamlandırma ve tanımlama ile, Bu fikri milletimizin umudu olma noktasına taşıma noktasındaki anlayışımızın gereği olarak, bu kavramla alakalı bizim kendi tanımlamamızı yapmak öncelikli bir zorunluluktur. Bu yapacağımız tanımlama hem tarihsel, hem sözlüksel bir tanımlama olacak ve hem de bizim ülkemizin ihtiyacı olan sosyal demokratlığın ne olduğunu açıklamak ve yine partimizin “sosyal demokrat”lığının hangi temeller üzerinde olduğunun açıklaması yapılacaktır. Bugün için aşağıda da değineceğimiz nedenlerden dolayı dünyada üzerinde ittifak edilmiş bir netlik ve Sosyal Demokrasinin ne olduğunun, nasıl bir ideolojiye sahip bulunduğunun tam bir tanımı yapılamamıştır. Sosyal Demokrasi İdeolojisinin, aslında net ve köşeli bir fikir olmaması gerçeği ile beraber, Sosyal Demokrasi fikri ülkemizde, “fikirsel anlamdan” ziyade, bunu “kendine söylem yapan” siyasi partilerin uygulamalarından ve milletin hafızasına kazınmış olan özellikle “CHP ve türevi partilerin idaresindeki Türkiye veya şehirlerdeki belediye yönetimlerinin yaptıklarından” anlaşılmış, bu yüzden de vicdanların ve halkın geniş kesiminin fikri olmak noktasında asla başarı sağlayamamıştır. Bu fikir temel olarak ,“Genellikle olaylara yaklaşımı ve meseleleri tahlillerinde Marksizm’den esinlenmesine ve öncelikle bir işçi hareketi olmasına rağmen, Sosyal demokrasinin ideolojisi, Marksizm’in ideolojisine ve pratiğine, işçi sınıfı adına getirdiği eleştirilerde ve yapmak istediği revizyonda kendi özgün kimliğini bulmuştur. Bu kimliğini karşıtı olan Kapitalizm’in ve sömürünün yerine kendi alternatifini ortaya koyarak geliştirmiştir. Dolayısıyla Sosyal Demokrasi, başlangıçta orijinal bir ideoloji, hatta orijinal bir uygulama olmaktan çok, başkalarına getirdiği eleştirilerde kendi özgün ideolojisini ve pratik kimliğini bulmuştur. “Sosyal demokrat” ideolojisinin tanımlanmasında belirgin olan ikinci özellik ise, ülkesine ve bu ülkelerin partisine göre düşünce kaynaklarının farklı ağırlıkta ve başka başka olmasıdır. Ve her başka başka olan bu “sosyal demokrasi” hareketleri fikirlerinin içine her ülke veya grup kendi milli değerlerini katarak oluştukları “sosyal demokrasi” kimliğiyle toplumlarının önüne çıkmışlar ve kitleselleşme gayretinde olmuşlardır. Örnek verecek olursak, İngiliz Sosyal demokrasisi (işçi partisi )öncelikle İngiltere’ye ait olan Fabian Sosyalizmi ile ve beraberinde İngiliz kültürüyle iç içe girmiştir. Aynı fabianizmin Fransız Sosyal demokrasisinde etkisi yok denecek kadar azdır. Buna karşılık, Fransız hareketinin ideolojisi, Marks öncesinin düşünürlerine özel bir yer tanır ve bünyesinde Fransız milletinin değerlerini de en belirgin şekilde barındırır. Diğer Avrupa ülkelerinde de durum aynıdır. Buradaki sosyal demokrat hareketler ülkelerinin kültür ve değerlerinin yoğrulmasıyla meydana getirdikleri sosyal demokrasiyi temsil etmişlerdir. Maalesef bu anlamda ülkemizdeki sosyal demokrasi hareketi, hem fikir hem de ortaya koyduğu vizyon bakımından içler acısı bir vaziyetedir. Bu fikri temsil etmek iddiasında olan kurum ve kişiler, Sosyal Demokrasi anlayışlarına bu ülkenin ve milletin değerlerini katmadıkları için, ve fikri değerlerini millileştirmedikleri için, ve ısrarla başkalarının anlayışını, özellikle “enternasyonal sosyalist” ve “Avrupa sosyal demokrasi’si” anlayışı adı altında batıdaki, batının milli değerlerini bünyesinde taşıyan sosyal demokrat anlayışını bu millete zorla kabul ettirmeye çalıştıkları için, “istikrarlı bir kitleselleşmeyi” yakalayamamışlar ve günden güne kitlelerin güven ve desteğini kaybetmişlerdir. Milletimizin “kendini bulamadığı” sosyal demokratlık anlayışı ülkemizin bünyesi kabul etmemiş ve bu yukarıdan inmeci, zorlamacı ve milletin değerlerini önemsemeyen üslubun sahibi fikri hareket, millet tarafından asla rağbet görmemiştir. Sonunda bu mili değerleri reddeden “uyduruk sosyal demokrasi” sayılabilecek fikrin partileri güdük ve sönük kalmışlardır. Burada aslında sıkıntıda olan sadece “sosyal demokrasi” anlayışı ve fikri değil, bununla beraber ülkemizdeki yanlış ve “gayrı milli” çizgideki sosyal demokrasinin temsilcileridir. Eğer bu fikir evrensel veya Avrupa’daki anlaşılan manasının yanında, kendi milli değerlerimizden de beslenerek millete arz edilmiş olsa idi, Belki de ülkemiz insanının umudu ve kurtuluşu olmak yönünde ve hatta dünya sosyal demokrasi anlayışının “tıkanmışlığı” karşısında büyük bir işleve sahip olacak ve yine “bu sosyal demokrat” anlayış diğer ülkelerdeki sosyal demokrat anlayışlara da yeni ve doğru çizgiler, perspektifler ve anlayışlar kazandıracaktı. Ne var ki, bugün ülkemizdeki “yanlış sosyal demokratlık” çizgisindeki siyasi hareketler ve bu fikrin partilerinin uyguladığı siyaset, hem milleti sıkıntılara duçar kılmış ve hem de ilke insanlarını ve hatta taraftarlarını da canından bezdirmiştir. Aynı zamanda milletin değerlerine aykırı olan fikirleri yapısında barındıran, bu “çarpık sosyal demokrat anlayışta” sıkışan ülkemiz sosyal demokrasi anlayışı, dünya insanlığını, yeni ve bize ait olan bir anlayışla yoğrulmuş olan, değişik bir sosyal demokrasi anlayışıyla tanışmasından ve bu yepyeni fikrin sağlayabileceği faydalardan da mahrum bırakmıştır. Sosyal Demokrasi anlayışının her toplumda veya devlette başka ve farklı olmasının bir başka nedeni de, her sosyal demokrat partinin kendi ülkesine özgü tarihsel ve siyasal gelişmeden, ideolojik oluşumunda etkilenmesidir. Fransız sosyal demokrasisinin özellikle son yirmi yıllık gelişiminde, radikalizmim payı hatta damgası vardır. Alman sosyal demokrasisinin, partinin 19.yy. daki ideolojik bölünmelerin bu ilkede ve diğer ülkelerdeki sosyal demokrasi akımları üzerinde en az yarım yüzyıl etkisi olmuştur. Ancak, yine de bütün bunlardan hareketle “Sosyal demokrasinin” kendine özgü ideolojisi olmadığını söylemek de yanlıştır. Veya bu anlatımdan bu sonuç çıkarılmamalıdır. Ne var ki, Sosyal demokrat ideoloji ya da sosyal demokrasiyi, “komünizm ile kapitalizm” arasında veya “işçi sınıfı ile sermaye sınıfı” arasında bir orta yol olarak görmek de yanlıştır. Bu anlaşılması özellikle ülkemizdeki sosyal demokratların varlığı sebebiyle daha da zor olan Sosyal Demokrasinin tam olarak ve milletimizin anlayacağı tanımına geçmeden evvel tarihi seyrine bakarsak: SOSYAL DEMOKRASİNİN KISA BİR TARİHİ Konuya bu fikri temsil eden partilerin yaklaşımlarını karıştırmadan, tarihi seyir açısından yaklaşırsak; Ekonomik sıkıntıları olmayan sınıflar, “liberal demokrasi fikri ve bu fikrin uygulamasından etkilenen, bu fikre sahip olan çevreler ”, devletten görev olarak yalnızca yasalar önünde eşitlik ile iç ve dış güvenliği sağlanmasını bekliyorlardı. Oysa “işçi sınıfı ile ekonomik bakımdan güçsüz toplum kesimlerinin” ise devletten beklentisi, sadece “korunmak” değil aynı zamanda kendilerine “yardım edilmesi” noktasındaydı. Kendilerini “ayrıcalıklı” gören imkân ve sermaye sahipleri olan kentsoylular, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” derken, aslında büyük balığın küçük balığı yutmasına izin verecek bir “taraflı bir yansızlık” istiyorlardı. Sahneye çıkan ve “ezilen” yeni toplum kesimlerinin temel sorunları ve beklentileri ise, sermaye sahiplerinin tam tersi yöndeydi. Bu kesim ise, devletin tüm işlere etkin biçimde karışmasını ve zayıf olanların, güçlü ve muhtemel zalimlere karşı koruması gerekliği sebebiyle, devletin buna dair tedbir ve düzenlemeleri yapmasını talep ediyor ve bekliyorlardı. İşte sosyal Demokrasi böyle kendine özgü bir hal, çatışma ortamı ve karşılıklı beklentilerin sonucunda doğdu. Bu fikirlerin doğmasında var olan ortamda anlaşılan Liberal anlayışta “hukuk ve özgürlükler”, devletin “sağlaması değil yalnızca koruması” gereken hak ve özgürlüklerdi. Oysa hak ve özgürlükler, devletin vermesi, sağlaması gereken olanakları içeriyordu. Liberalizmin öngördüğü “serbest rekabet” in beklenen olumlu sonucu verebilmesi, ancak başlangıç noktasında koşulların eşit olmasına bağlıydı. Oysa bazıları yarışa çok önde, bazıları ise çok geride başlıyorlardı. Liberal düşüncenin varlığıyla ve etkinliğiyle beraber, giderek devletin, toplumun tümüne eğitim, sağlık ve kültür olanakları sağlamayı üstlenmesi gerektiği anlayışı da kabul edildi. Bu bağlamda; İşsizlikle mücadele devletin görevleri arasına girdi. Çalışan toplum kesimlerine grev ve toplu sözleşme hakkı tanındı. Toplumsal güvenceler yaygınlaştırıldı. Devlet, liberal devlet anlayışının çok ötesinde görevler üstlendi. Tüm bu ortaya çıkan uygulamaların sonucunda Liberal demokrasinin içerdiği “siyasal demokrasi”, “liberalizmin değerlerini” yansıtırken, “Sosyal demokrasi”, “liberalizm ile sosyalizmin bir sentezi” olarak ortaya çıktı. Konuya başka bir yönden, ideolojik, milli, yersel etki ve değerlerden arınmış olan saf ( Böyle bir sosyal demokrasi hiç olmadı ) sosyal demokrat partilerin çizgisinden verirsek; Sosyal demokrasinin tarihi, bir bakıma işçi sınıfına ait partilerin, demokrasi veya da liberal demokrasi veya da sadece egemen güçlere özgürlük sağlayan demokrasi karşısında aldıkları tavırdan başlatılabilir. İşçinin, çalışanlarının, toplumun ezilmiş kesimlerinin fikirlerinden etkilenmiş olan ve zamanla partisel veya örgütsel bir yapı kazanmış olan sosyal demokrat hareket bu bağlamda, o zamana kadar anlaşılan ve sadece “sermaye ve imtiyaz sahiplerine özgürlük sağlayan” demokrasinin özünü değiştirmiştir. Başka bir bakış açısıyla işçi sınıfını, ezilmişlerin ve toplumun kenarda kalmış fertlerinin demokrasiye katılmasıyla demokrasi “nitel” bir değişim geçirmiştir. Bu ortaya çıkan yeni, demokrasi anlayışını da değiştiren, siyasi, felsefi yapıya sosyal demokrasi diyebiliriz. Bu anlayışa göre, işçi hareketini temsil eden ve onlardan destek alan partilerin parlamentoya katılmaları gerçek asıl sorunları parlamentoya getiren olaydır. Dolayısıyla bu yeni çerçevedeki, “işçilerinde demokrasi içinde temsil edildiği demokrasi”, sınıfsal mücadelenin “barışçı” bir ifadesi olmakta ve aynı zamanda bu mücadele “meşruiyet” kazanmaktadır. Ayrıca bu ortaya çıkan yeni, demokratik ve uzlaşmacı durum, bundan sonra yapılması gereken mücadelelerin barışçı yöntemlerle yapılmasını mümkün kılarak, “dehşetin” siyaset sahnesinden giderek silinmesini sağlayacaktır. Demokrasi kavşağında dünya işçi hareketinin karşılaştığı bu tercih onun ilk ve en önemli yol ayrımını meydana getirmiştir. Geçmişte hemen, hemen tümü “ihtilalci tezler” benimsemiş partilerde ifadesini bulan işçi hareketi, artık temellerindeki teorik anlayışa olduğu gibi sahip çıkanlarla “demokrasi” tercihini yapanlar arasında bölünmüştür. Kimi durumda, eski parti yeni oluşan sosyal demokratlık çizgi ve konuma geçerken, daha önceki mücadele anlayışında yani “devrimci” anlayışta olan kanat ayrılmış ve kendi partisini kurmuştur. Kimi ülkelerde bu yapılanmanın aksi olmuş, kiminde ise eski parti ortadan kalkarken, iki farklı tercihin yeni partileri oluşmuştur. I.Dünya savaşından sonra açıklık kazanan bu bölünme sonucunda, “Komünist Partisi” tanımını alan ve devrimci stratejisini koruyan partilerle, genellikle “sosyal demokrat”, “sosyalist” “işçi” benzeri tanımlar alan ve çoğulcu demokrasi tercihini yapmış “sosyal demokrat” nitelikli partiler, bölünmenin iki ayrı yolunda ilerlemişlerdir. BUGÜNE KADAR TÜRKİYE’DEKİ DURUM Günümüz Türkiye’sinde tartışılmakta olan sosyal demokrasi kendi tarihsel oluşum sürecindeki üç temel tercihi ile açıklanabilir: Siyasal tercih, demokrasidir; Ekonomik tercih, Keynesçi anlayışın sol yorumundan kaynaklanmış, ülkesine göre değişen ölçülerde devlet müdahalesini ve sosyalleştirmeyi öngörmüş refah devleti modelidir; Sınıfsal tercih, geniş tanımıyla işçi sınıfı ve onunla yakından bağlantılı siyasal parti anlayışıdır. Bir başka açıdan Türkiye’ye belirli bir sosyal devlet anlayışının Kemalizm ile birlikte girdiğini söyleyebiliriz. Çalışan toplum kesimleri, oy hakkından ücretli izine, sekiz saatlik iş gününden parasız eğitime ve sağlık hizmetlerine kadar birçok hakkı Kemalist devrim süreci içinde kazanmıştır. Kemalistlerin ağır bastığı 27 Mayıs döneminde hazırlanan 1961 Anayasası ise tam anlamıyla Sosyal Devlet kurmayı amaçlıyordu. Ancak tanımlamalar ve amaçlananlar ne olursa olsun temelini milli değerlerden almayan ve milli karakterine aykırı olan unsurlardan arınmamış halka rağmen ısrar edilen sosyal demokrasi karakterini algılatan Türkiye sosyal demokrasisi iflas noktasına gelmiştir. Dünyada azda olsa hala umut olan, ancak Türkiye’de iflas eden sosyal demokrat anlayış sosyal adaleti amaçlamayan ve halkın değerleriyle çatışan ne olduğu belli olmayan ancak ne olmadığı açıkça belli olan uyduruk sosyal demokrat anlayıştır. Ve partimizin sosyal demokratlığı gerek dünya sosyal demokratlığına ve gerekse Türkiye sosyal demokratlığına yepyeni bir kaynakta tanım ve hamlede ruh getiren, fikirde heyecanı var eden ve gerçek sosyal adaleti sağlayacak olan sosyal demokratlıktır. PARTİMİZİN SOSYAL DEMOKRATLIĞI Partimiz yanlışın yerine doğru olmayanı, çirkinin yerine güzel olmayanı, Kavganın yerine sevgi olmayan bir siyaset ve muhalefet ve anlayışı değildir. Partimiz yanlışın yerine en doğruyu, çirkinin yerine en güzeli kavganın yerine en huzurlu ve barış ortamını tesis edecek yegâne siyasi harekettir. Partimiz, güzel ve ülkeyi kurtaracak siyaseti yapacak kim varsa alkışlayan ve “buyur, hodri meydan haydi yap, sen yap” diyen, ancak milleti oyalayan “hokkabaz” siyasete ve güce karşı, “o halde ben yaparım, hem de kesin yaparım ve var oluşumun sebebi yapacak olmamdır” diyen siyasetin adresidir. Partimiz siyaseti para ve imkânla yapılacak işlem görüp ruhu ihmal ettiği için ortaya çıkan ruhsuz siyasete ruh verecek bir yapı, Milletin üzerindeki ölü toprağını üfleyerek milleti yeniden diriltecek bir nefes, milletin artık olmaz ve düzelmez noktasındaki yüreğine hayır olur ve hem de hemen olur diyen bir inanç, milletin istikbaline, ruhuna evine, malına canına karşı kendini siper eden bir serhattır. Partimiz meselelerin Hayber’in kalesi kadar ağırlaştığı dünyaya karşı Hz. Ali’nin cesareti, Çiğnenecek hukukun dahi olmadığı endişesine düşen dünya insanlığına karşı Hz. Ömer’in adaleti, Ve yeniden izmihlalle karşı karşıya kalan milletimizin ve mazlum milletlerin üzerine doğan Mustafa Kemal’in güneşinin diyalektiğiyle oluşmuş ve yegâne muhtaç olunan bizim içimizde var olan iksire dönüş olduğu inancını tüm insanlığa haykıran bir açık feryadıdır. Partimiz ekonomide ferdi alabildiğine özgür bırakan ve varlığını cemiyet için elzem sayan, Cemiyeti olabildiğince koruyan ferdi buna dair sınırlara riayete mecbur eden, Devleti her sahada ve özellikle ekonomide ferdin özgürlüğü ile cemiyetin varlığı ve huzuru noktasında hakem gören, Ve bu hakemliğiyle ne ferdi cemiyete ne cemiyeti ferde mahkûm ettirmeyen, Ve kendisi uygulamalarıyla ne ferde ve ne de cemiyete tahakküm etmeyen bir huzur özgürlünün var olduğu siyasi sistemin adresidir. Partimizi bu güne kadar liberal veya sosyalist veya yarı Marksist, yarı ateist uygulamalarla bugünkü hale gelen milletimize karşı yapılan fiili ve fikri taarruzlara karşı bir eleştiri veya bir antitez değildir. Partimiz kaynağını karşı tarafın yanlışlarına borçlu olmayan kendinden var olan bir yeninin adıdır. Partimiz uygulamada yanlış olmasaydı da yinede hep var olmuş ve olacak değerlerin siyasetteki adresidir. Partimiz yüzlerdeki tabi olan tebessüm misali insanımızın tabi bir fikri ve milletimizin “kendi ruhunun kendi kendine yansıdığı bir ziyadır”. Partimiz; Hep ileri giden bir hamle, Hep ışık saçan bir aydınlık, Hep sevgi veren yürek, Hep sıcak veren bir ateş, Hep rahat veren bir huzur, Hep tok tutan bir aş, Hep iş veren bir emek, Hep kazanç veren bir iş, Hep soluk veren bir ciğer, Hep izzet veren bir tavır, Hep şeref veren bir azim, Hep merak veren bir buluş, Hep umut veren bir selamdır. Partimiz, entel veya sosyalist veya ikisi birden olan belirsizliğin değil, milli olan belirginliğin olduğu bir harekettir. Partimiz, dünyanın tek beklediği ve aldığında bulacağı, bulduğunda olacağı olduğunda doyacağı doyduğunda geleceği geldiğinde ereceği bir mana hareketinin adıdır. Partimiz, halkın manasını bulduğu Cumhuriyetin gerçek evlatlarının, Halkın özlemini çektiği adaletin gerçek bekleyicilerinin, Halkın sevdasını çektiği aşkın gerçek sahiplerinin sadece samimiyetiyle oluşturdukları sevda çizgisidir. İşte partimiz lafların kalabalığında manasını yitirmiş, sahteliklerin giriftinde milletini kaybetmiş, ikiyüzlülüğün boşluğunda ufkunu yok etmiş, düzenbazlığın hengâmesinde inancını mahvetmiş, ideolojinin dolambaçlarında değerlerini lağvetmiş bir sosyal demokrasinin kırk yüzlü çığırtkanı değildir. Partimiz, olduğu gibi görünmeyen, hamuru gibi pişmeyen, gerektiği gibi bilmeyen kaderi gibi gülmeyen aldığı gibi vermeyen kendisi gibi sevmeyen bir anlayışın sahibi göründüğü gibi olmayan sosyal demokrat değildir. Partimiz, milletimizin beklediği, rüzgârın üflediği, hasretin beslediği, güneşin terlediği, aslanın kükrediği, renklerin renklendiği bir gaye hareketidir. Partimiz, işte beklenen ve milletle beraber bizim yani bu hareketin en çok hizmet edenlerinin ve en çok hasretini çekenlerinin de ram olduğu, ve bu hareketi oluşturmakla, “işte buldum” dediği, “hakiki sosyal demokrasiyi dünyaya vaaz edecek”, “tek ama tek” sesleniştir. Partimiz gecesine, gündüzüne, kasabasına, köyüne, kentine, varoşuna, merkezine, kenarına, köşesine, istikbaline, kasasına, kesesine, bakkalına, marketine, sanayisine adeta katran dökülmüş milletimizin çoktandır beklediği eskimez yeninin, pörsümez güzelin, değişmez doğrunun tek ama tek adresidir. Biz babalarımızın, “ belki biz göremeyiz ama…. İnşallah siz görürüsünüz ” dediği, “beklenen geleceğin” yegâne adresiyiz. Yani biz milletin kendisiyiz.
|
||
|
NE SAĞDAYIZ, NE DE
SOLDAYIZ Felsefesi ve kaynağı belirsiz olup, Sadece ayrımcılıkta yer belirten, Ancak fikirde yeri, zaman dairesinde manası, mekân dairesinde şuur ifade etmeyen bir kavramdır sağcılık solculuk. Devamlı kaygan zeminde yeri belirsiz olup, Kaygan bakış açılarının ve cıvık karakterlerinin tanımını ifade ettikleri buharlaşan geçici adresin adıdır sağcılık solculuk. Sağa kutsiyet atfeden kitlelerin gözündeki körebe oyununun örtüsü, ve sola bel bağlayan kitlelerin emeğindeki hortumun bağlantısı olan sahte kanalın adıdır sağcılık solculuk. Kirli ellerin gerisindeki, Necis emellerin ilerisindeki, Sinsi planların gizlendiği canavar ruhun hunharca “sağa ve sola savurduğu gencecik tohumların” göz göre göre kavrulduğu yok olduğu ateşin adıdır sağcılık solculuk. Yıllardır gönüllerin beklediği hasretin muştusunu getirsin diye yalvaran elleri kahredici vuruşuyla kıran, Ve sağ eli de, sol eli de cansız bırakan ve bu çaresiz bedenin acıyla kıvranmasını sinsi gülüşüyle izleyen tek dişin sahibinin gerçek adıdır sağcılık solculuk. Yağmur bekleyen tarlalardaki bereketli başakları insafsız vuruşlarıyla kıran, döken, “adı dolu kendi boşun” ve çekip giden geride açlık ve kıtlık bırakan karanlık gazap bulutunun adıdır sağcılık solculuk. Yıllardır Anadolulun fikrine sinen, Mikrop misali görünmeyen, Esmekte rüzgâr, yıkmakta kasırga olan, Şerha şerha milletin ciğerini dağlayan, Ve Anadolu insanının sağ ve sol gözünden yıllardır kan akıtan, İsin pisin dumanın kamanın adıdır sağcılık solculuk. “Sağ” demekle, cennete işaret edip ateşe sürükleyen, “Sol” demekle, adalete işaret edip zulme yol açan, Ve milleti yıllardır sersemleştiren kahredici iksirin, yok alası tasnifin, tanımsız safsatanın adıdır sağcılık solculuk. Bu yüzden Milli Demokrat Halkın Partisi olarak sağcılık ve solculuk fikirsizliği bizden uzaktır ve ayaklarımızın altındadır. Ancak biz MDHP liler; Sağcılık ve solculuğun manasını bilmeden, Vicdanlarındaki hasreti bu manasız ve bulunmaz yönlerde arayan, Yılların eskitemediği cevher, deviremediği çürütemediği çam misali sağa ve sola saçılmış, yıkılmış imdat bekleyen tüm aziz milleti kanatlarına alan, Ve hatta tüm insanlığı, Hatta tüm mahlûkatı sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya, ebeden ezele, ezelden ebede, varlıktan yokluğa, meçhulden maluma kuşatan zihnin idrakin ve fikrin sahibiyiz. Biz MDHP’ liler; Yönlere sığmayacak kadar geniş, Tarif edilemeyecek kadar cihet, Ve resmi yapılamayacak kadar mutlu, Kökü atide olan yepyeni bir müjdenin fikriyiz. Biz MDHP’ liler; Kuruluşta yeni, Oluşta ise en “eski olan yeninin” devamıyız. Biz MDHP’ liler, Fikirde Ortadayız, Kuşatıcı bir ortada Uçta olmayan vasattayız… En haklı olan ortadayız.. yönlerin birleştiği, çıngının çakıştığı, herkesin buluştuğu, ruhların seviştiği ortadayız…. Biz MDHP’ liler ; Sağda ve solda olmayan, Sağcı ve solcu olmayan bir fikrin, bir yepyeni duruşun sahibiyiz. Biz MDHP’ liler Ortada, Tüm yanlışların, yanlışlıkların tam ortasında cesurca duran En yüksek sesle “ sıra doğruda, adalette, hukukta” yani “Ey milletim sıra sende” diye haykıran yiğitlerin, Kendinden geçen aşk ehlinin vecde geldiği, semah yaptığı orta yerdeyiz, Yani Erlerin mekanı olan ortadayız.. Biz MDHP’ liler; Tüm haşmetimizle ve sevgimizle, Sosyal adaleti ve huzurlu yepyeni bir dünyayı kuramaya odaklaşan sarsılmaz inancımızla ve bir anne sütü kadar saflığımızla tam ortadayız. Ey Sevdamız olan milletimiz, Bizi, MDHP’ lileri böylece bil ve tanı ki, Fikirde Ortadayız.. Çilede yanındayız.. Gayrette Arandayız.. Her daim İçindeyiz.. sağın ve solun tek üstünde olan, alternatif anlayışın partisiyiz…. Biz MDHP’ liler; Senin, biran evvel ve her daim bizimle olmanın hasretindeyiz, Zira biz seninleydik, seninleyiz…………. |
||
|
MUSTAFA KEMAL
ATATÜRK’ÜN BAĞIMSIZLIK VE KALKINMA ÇİZGİSİNDEYİZ. |
||
|
Evet, bu fikirler, partimizin fikir yapısı
ve mensuplarının temel diyalektiği ve siyasi çizgisidir. Bu görüşlerimiz partimiz kurulduktan sonrada, daima yeni fikirlerle zenginleşecek, hamleci ruhlarla enginleşecek ve iktidarımızda ölümsüzleşecektir. |
||
|
Av. Yusuf ERİKEL |